26 Mayıs 2014 Pazartesi

...


Bilgi sahibi olmadan fikirlerle dolmuşuz.
Bir yerlerde bir çift elin tuttuğu silahta KURŞUN olmuşuz. 
Kalem sahibi olmadan kılıçlar kuşanmışız..
Yaşanıp yaşatmak dururken, hem ÖLMÜŞ hem KATİL olmuşuz.
Gözlerimiz var ama, görmek istemedikçe...
Yüreklerimiz var ama hissetmedikçe...
Hiç ıslanmadan yüzmek ne kadar mümkünse...
Hiç yanmadan ateşle ne kadar oynanabilirse... 
İçinde yaşamak varken, teğet geçmek dünyaya... 
İşte bana öyle geliyor. ÇÜNKÜ ZAMAN GEÇİP GİDİYOR. 
Avuçlarında hissetmek varken...
Birilerinin ellerini sıkıca tutup sevmekten, güvenmekten korkar olmuşuz..
Kapıları kapatmak yetmemiş. Kepenkler indirmişiz.
Bir küçük asma kilitle İNSANI İNSAN ŞERRİNDEN SAKINMIŞIZ...

Tahir İle Zühre Meselesi

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil,
bütün iş Tahirle Zühre olabilmekte
yani yürekte.

Meselâ bir barikatta dövüşerek
meselâ kuzey kutbunu keşfe giderken
meselâ denerken damarlarında bir serumu
                                          ölmek ayıp olur mu?

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.

Seversin dünyayı doludizgin
ama o bunun farkında değildir
ayrılmak istemezsin dünyadan
ama o senden ayrılacak
yani sen elmayı seviyorsun diye
elmanın da seni sevmesi şart mı?
Yani Tahiri Zühre sevmeseydi artık
yahut hiç sevmeseydi
Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da 
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil. 

  Nazım Hikmet

3 Mayıs 2014 Cumartesi

''Hançer benim, yara bende'' (Baudelaire)

  Kendimizi, gerçek kimliğimizi, bununla ilgili güçlü sezgilerimizi affedemiyor, unutamamanın öfkesiyle hançerleşerek kendi hapishanemizin duvarları olan ruhumuzu yırtmaya uğraşıyorduk.
  Ne gerçeğimizden memnunduk ne de gerçeğimizi değiştirebiliyorduk.
  İnkar etmeye uğraşarak, unutmaya çabalayarak ve imkansız bir kaçış için koşarak kendimize bir hayat inşa ediyorduk.
  Bir başkası olduğunu sanarak yaşamanın ve kendini buna bir yanıyla inandırırken bir yanıyla da gerçeği bilmenin zorluğu içindeki dehşetli mucize ise zaman zaman bir başkası olmayı başararak hayattan mutluluk damlaları sağlamaktı.
  Öfkelerimizi, acılarımızı, vicdan azaplarımızı, intikam isteklerimizi, şımarıklıklarımızı unuttuğumuz anlardı bunlar ve bu muhteşem unutuşu sürekli hatırlamak istiyorduk.
  Ama unutmanın zorluğu gibi hatırlamanın da zorluğu vardı; bir ses, bir şarkı, rüyalarımıza karışan bir kabus, bir resim, bir bakış bize hatırlamak istediğimizi unutturuyor, kendi gerçeğimizi sezgilerin pusları arasından çekip çıkartıyor, bizi kendi gerçek varlığımızın yansımalarıyla yüz yüze bırakıyordu. 
Ahmet ALTAN

Sus Artık Sesim

  Kendimizi olduğumuzdan başka biri sanarak yaşarız hepimiz ama bir yanımız aslında kim ve ne olduğumuzu hep bilir, bütün hayatımız da, gerçekleri söyleyen içimizdeki o haini susturmaya uğraşmak, onu yatıştırmaya çabalamak ve kendimizden kaçmakla geçer.
  Hayatın ne olduğunu bana sorarsanız; size uzun bir kaçış olduğunu söylerim.
  Bütün o övünmelerimiz, kızgınlıklarımız, başkalarını suçlamalarımız, kendimize acımalarımız, anlaşılmadığımızdan yakınmalarımız, nedensiz kederlerimiz bir kalebendin imkansız kaçış çabalarından başka nedir ki?
  Bizi kendimizden kaçıracak, özgürlüğe, bizsizliğe götürecek olan arabamıza koştuğumuz iki muhteşem ve güçlü at, Unutuş ve Hatırlayıştır.
  Kendimiz olduğumuz anları unutmak, kendimizi başkası sandığımız anları hatırlamak isteriz.
  Ama atlarımız ne yazık ki umduğumuz kadar uysal değildir, beklenmedik anlarda şahlanarak, kişneyerek, istemediğimiz yollara saparak, birbirlerinin yerine geçerek bizi, duvarları bizim benliğimizden örülmüş büyük hapishanenin içinde döndürür dururlar.
  O hapishanenin dışına çıkmazlar.
Ahmet ALTAN

Aşk dediğin elbet bir yol bulur...

  Bugün yine duygusallığın dibine vurdum sanırım... Deli gibi AŞIK olmak istiyorum. Gel gör ki bunu anlayan yok... Neyse diyelim... Bugün bin defa dinlediğim bir şarkıyı paylaşayım bari... Belki bulupta aşık olamayan vardır ;)