25 Aralık 2014 Perşembe

Eskiden...

  Yapmam gereken işler var ya ne kadar gereksiz sayfa varsa dolanırım yine. Bu sefer de eski fotoğraflara daldım. 
  Hazırlıktan hatta çocukluğumdan olan fotoğraflara... Biz ne kadar değişmedik desek de zaman, yavaş yavaş işliyor yüzümüze. Bu o kadar belli ki. Sadece yüz olarak da değil tavır, düşünme şeklimiz de değişiyor.
  Hazırlık okurken ki o toyluğum diğer bir deyişle ergenliğim yok evet şimdi. Ama diğer yandan yüzümdeki o mutluluk ve enerji de yok. Bu o kadar acı bir şey ki... Hep o enerji o çılgınlıkla bakacağımı düşünürdüm dünyaya. Şimdi ise hayattan bıkmış, şanssızlığıma söverken buluyorum kendimi. 
  Yüzümdeki o saflık, masumiyet yok artık. 
  Kaşlarım daha çatık, ifadem daha sert...
  Eski fotoğraflarıma çocuğuna büyüten anne gibi bakıyorum artık... Özlemle...
  O zamanlardaki düşündüğüm o saf düşüncelerde yok artık. İnsanlara güvenen, dediklerine inanan ben; artık kimseye güvenmez herkesten korkan bir insan oldum. O deli cesaretim bile kalmadı artık. Doya doya attığım kahkahalar, çığlıklar... İnsanların ne dediğini umursamadan yaşayan ben, şimdi kim ne der diye düşünmekten alamıyorum kendimi. 
  Hata yapmayı özledim. Edindiğim tecrübeler beni bastırmaya boğmaya başladı artık. Hatasız yaşayayım derken yaşayamadığımı farkettim artık.
   Doya doya bağırmayı özledim. İnsanların bana garip garip bakmasını belki de ayıplamasını özledim. 
  Mutlu olmayı özledim. 
  Ben mutluydum eskiden...



Uğursuzluk

  Bu ara üzerimizde bi uğursuzluktur gidiyor hadi bakalım... 
  Mutlu olmak istiyorum, gülmek istiyorum, planda yapıyorum bunun için ama hep bi engel çıkıyor önüme. Bir şeyler ters gidiyor hep. Şu ara o kadar ihtiyacım var ki hava değişimine. Ne yapsam ne etsem bilmiyorum.

23 Aralık 2014 Salı

Inanmak istiyorum...

  Beni etkileyen şeyleri yazıyorum hep buraya ve her ne kadar kızgın, kırgın olsamda bunu yazmadan geçemedim. 
  Ilk defa birine çok güvenmek istiyorum, çok inanmak istiyorum, herşeyi geriye sarmak istiyorum. Ama bu saatten sonra mümkün değil bu biliyorum. Bu saatten sonra ben ona güvenemem ki. 
  Çok sinirlendim evet çok kızdım ama gelse şimdi karşıma devam edelim dese yine inanmaya açığım. 
  Kendi kendime işkence yapıyorum. Yazdığı mesajları okuyorum. O kadar inanmak istiyorum ki o kadar güvenmek istiyorum ki. Neden yaptı ki böyle neden bi çuval inciri mahvetti. Ilk defa birini kabullenmeye bu kadar hazırdım. Ilk defa duvarları kaldırmaya bu kadar yakındım. O bunların hiçbirini bilmeden bi tercih yaptı evet. Belki de beni en çok kıran şeylerden biri bu. Başka birine tercih edilmek hele de bu kadar isterken.
  Sadece 2 haftadır tanıyordum evet bende hatalıyım bu kadar kaptırmamam gerekiyordu kendimi. Ama bu nasıl anlatılır ki bilmiyorum. Hani biriyle tanışırsınız ve sizi bişi rahatsız eder, ne kadar hoşunuza gitsede şu huyu da olmasa tamam dersiniz. Işte benim demediğim tek insandı o. 
  O da beni değil bi başkasını seçti. Ne diyeyim. Şansım beni yanıltmadı. 
  Hala içimde var bir umut... Eğer olacaksan benim hayatımda bir şekilde olur bu diyorum.

14 Aralık 2014 Pazar

İçimden geçenler...

  Bu psikolojiyle dolanınca internette tam da içinden geçenleri söyleyen bir yazı çıkıyor karşına. Ekşi sözlükte bir yazar tam da anlatmış içimden geçenleri. Bana da paylaşmak kalıyor o vakit...


 '' Mehmet ve Yurdanur'un bir diyaloğu var ve her aklıma geldiğinde üzerime umutla karışık bir hüzün çöküyor. Hani ''benim yerim burası. senin yanın. sen benim hem ailem, hem vatanımsın artık.'' diyor ya... Böyle şeyleri birisinden duymanın, en çok da birisinin gerçekten böyle hissetmesinin artık imkansız olması sıkıyor canımı. Bir insana böylesine bağlı olmak küçümsenecek bir şey oldu. Ait olamamak, bağlanamamak revaçta. Bunun artısı nedir bilemem ama eksisi kocaman bir yalnızlık hissi, o kesin. 

  Tek bir insan olsun, benim olsun demektense hepsinden azar azar olsun isteği var artık. Yanında sevgilisi olanın bile facebook, twitter ve bilmediğim türlü medyada, ortamda vs. elinin altında en az beş kişi durmakta. Güvensizlik ve gereksiz bir sosyallik mevcut. ''bu olmazsa'' jokerleri var ama ''bu olsun'' sabrı kalmadı kimselerde. Yalnız kalmak istemiyoruz, yalnız da kalmıyoruz belki ama yalnız hissediyoruz.

  Çok fazla beklenti, çok fazla seçenek var. Ulaşmak kolaysa vazgeçmek daha kolaydır. Çağın en büyük avantajı gibi duran dezavantajı bu aslında. Her şey kolay, emek vermeye gerek yok, herkesin zamanı çok kıymetli, Verdiği değeri göremeyenlerin hayal kırıklığı diğerlerinin üzerine sinen müthiş bir korku haline gelmiş ve kimse aptal durumuna düşmek istemediği için gerçekten kalbini açmaz olmuş. Hayatımızı yazsak yalan olur. İçinde neredeyse gerçek bir duygu barındırmayan hikayeler, çöp yığını.

  Bu düzen bir şekilde değişmeyecek. Ya sen ona erken geleceksin, ya o sana geç. Zaman tutturulamayacak. Sonradan anlayacaksın ya da sonradan anlayacak. Bazen birisi herkesten vazgeçip sana gelecek, oralı olmayacaksın, bazen de sen birisi her şeyin olsun isterken o hala yedekte tuttuklarıyla kendisini koruduğunu zannediyor olacak. Karşılıklısı yok. Güçlü olanlar her şeye rağmen devam edecekler, kuralına göre oynayacaklar ve ne kazanıldığı belli olmayan bir mücadele içinde ömürleri tükenecek. En iyi ihtimalle bir mantık evliliği veya yalnız kalınmak istenmeyen geceleri geçirebilecek miktarda sahip olunacak fuck buddy falan. Çünkü tek eksiğimiz, ihtiyacımız bir erkek ya da kadın bedeni. Oysa Ferhan'ın dediği gibi, ''merhamete ihtiyacımız var hakim bey...''

  Yine de...
  İçimde bir umut var ki bana bunları yazdırıyor. Aramıyorum, sadece bekliyorum. Kimseye ''kimse olmazsa bu olsun'' gözüyle bakmadan, kimseye sırf yalnız kalmamak için yaklaşmadan bekliyorum. Değişiyorum, değişmeye çalışıyorum. Oyundan tamamen çıktım. Böyle değildim. Bu akşam evde oturmazdım mesela. Kuru kalabalık iyi geliyormuş gibi davranırdım. Ya da benimle ilgilendiğini bildiğim insanlara biraz gaz verip moralimi yükseltirdim. Elimin altında birkaç iltifat duyacağım birileri olurdu yani mutlaka. Üzgünsem, yalnızsam, bir şekilde toparlardım. Mavi boncuklarım vardı. Kıymeti yoktu ama zaman geçerdi işte. Çocukluk, aptallık, gereksiz sosyallikler...

  Acelem yok. Sakince ve yalnız bekleyeceğim. Bir gün cebinde yedekleri olmayan, yerinin benim yanım olduğunu hisseden ve kalmak için her şeyi göze alabilecek birisi gelecek. Yalnız kalmaktan değil, bensiz kalmaktan korkacak. Ve aynı şekilde karşılayacağım onu. Birbirimizin hem ailesi, hem vatanı olacağız. Hayatın tüm zorluklarında, koşturmacasında, her yorgunluğumda bileceğim ki devam etmeye değer, çünkü o var. Çocuklarımız olacak. Ben babamla hiç kahvaltı yaptığımızı hatırlamıyorum. Kısmet olmadı onunla büyümek. Bazen ayrıntılara takılır kafam, merak ederim. Mesela çayı kaç şekerli içerdi, o da reçel sevmez miydi, yeşil mi yoksa siyah zeytin mi... Bunları merak etmeyen çocuklarımız olacak bizim. Birlikte yeniden büyüyeceğiz. En güzel sofraları kuracağım onlara. Poğaça kokacak evimiz. Çok çalışacağız, çok yorulacağız ama koşarak geleceğimiz bir yuva, kapattığımızda her şeyi dışarıda bırakacak bir kapımız olacak. Öyle bir gülümseyeceğiz ki birbirimize, o gülümsemede yitip gidecek koca dünya. ''

İçe Kapanmak.

  Ara ara içime kapanma dönemlerim var benim. Kendimle yalnız kalma dönemleri... Depresyonun dibine kadar yaşandığı, şarkılardan medet umulan dönemler. 
  Denk gelmiştir burası da o dönemlere. Şu an olduğu gibi mesela.
  Böyle durumlarda beni en iyi anlayan günlüğüm gibi gelirdi hep. Şimdi burası var artık. Kendimi bulduğum. 
  Ne oldu diyeceksiniz, bu kız durduk yere niye girdi bu modlara? Bilmem. 
  Gerçekten bilmiyorum.
  Bir kaç saat öncesine kadar arkadaşlarımla beraber gayette mutluydum. Sonra bir anda bu hava sardı etrafımı. Yüzüm düşük, vücudum halsiz ve isteksiz. Bildiğin depresifim. Hiçbir şey yok gözümde mesela. Bir anda bitirebilirim hepsini. Neyse ki biraz mantığım var hala. Hiç yalnız bırakmaz da kendileri. 
  İlginç insanoğlu. 
  Ara ara düşünürdüm; bir insan neden depresyona girer ki. Çevre, hava, insanlar bu kadar canlı ve renkliyken insan niye siyahı seçer ki? Seçebiliyormuş. Şu an benim seçtiğim gibi. 
  Garip bir narsistlikle bu ruh halinden çıkmak istemiyorum şu an. İstesem çıkabilirim gibi geliyor. Ama istemiyorum. Bunun için duygusal müzik dinleyip daha da derinleştiriyorum. Neden bunu yapıyorum onu da bilmiyorum. 
  Aslında bu hafta başında ne kadar da umutlu ne kadar da mutluydum. Beğenildiğimi hissediyordum. İlk defa birini bu kadar da beğenmiştim. Eee ne oldu? Niye böyleyim? 
  İlgisizim, sevgisizim... Bu kadar arabeske bağlamak istemiyorum tabi ki de ama ben zor bir insanım. Bunu çevremdeki herkes doğrular. Sevgimi belli etmem, kolay beğenmem, tam anlamıyla mükemmelliyetçiyimdir. Ama belki de ilk defa bu kadar hazırdım ben. Bu kadar karşımdakini kabul etmeye yakındım. Evet kendime birçok defa söyledim, insanlardan yapabileceklerinden fazlasını bekleme diye. Ama işte o umut... O hayal kırıklığı şu an beni buraya getiren. 
  Hala içimden bir ses 'kır, dök' diyor ne varsa söyle. Mantığım 'Dur! Pişman olacağın, yarın keşke diyeceğin şeyleri söyleme, kendini küçük düşürme' diyor. 
  Bu yazının sonunda belli olacak belki de kimin galip geleceği.
  Bir şey yapmak istiyorum. Ben burdayım demek istiyorum. Olmuyor. Olmuyor. Tek yapabildiğim buraya böyle yazmak. 
  Çözümsüz içimdekileri anlatmak. 
  Her depresif halimin bir şarkısı var bende. Bugünkü : Coldplay - Yellow
  Neden bu şarkı onu da bilmiyorum. Sözlerinin anlamını da bilmiyorum. Sadece playlistte denk geldiğimde bu şarkı iyi geliyordu bu ruh halime. Bende defalarca tekrara aldım. O kadar.


27 Kasım 2014 Perşembe

Seni hiç görmedim!..


Seni hiç görmedim..!
Ne otobüs ne de dolmuş durağında;
Hiç bir yerde rastlamadım, hiç tanışmadık, hatta aynı şehirde bile yaşamıyoruzdur...
Ya da aynı şehirde yaşıyor ve aynı havayı soluyoruzdur...
Belki de hiç ortak yanımız bile yok;
...Ya da bir elmanın iki yarısı gibiyiz...
Tanısan beni benden daha çok sevecek;
Ya da benden nefret edeceksin...
Belki de aynı yerde yemek yiyor, aynı sözleri konuşuyor ve hatta aynı şarabı aynı gün batımına bakarak içiyoruz...
Kimbilir belki de aynı müziği dinliyor, hatta farkında olmadan aynı müzikle dans ediyoruz...
Aynı yağmurda ıslanıp aynı güneşle ısınıyoruz...
Aynı kaldırımda yürüyor;
Aynı köşeden belki, aynı belki de, ayrı istikametlere yürüyoruzdur...
Belki de şu an beni düşünüyorsun;
Farkında olmadan elinde kahven, yüzünde bin bir renkte tebessüm ve bir aşk şiirinin daha içinde yer alıyorsun...
Tıpkı benim gibi;
Biliyorum sende benim gibi düşünüyor, gülüyor, aynı kitabı okuyor ve kitaba daha başlarken son kısmına dayanamayıp göz gezdiriyorsun...
Biliyorum sende, beni arıyor bulacağın güne kadar bekliyorsun.
Hatta biliyorum sende bana delicesine aşıksın;
Tıpkı benim, sana aşık olduğum gibi…
Dedim ya;
Seni hiç görmedim..!
Ne otobüs, ne de dolmuş durağında...
Hiç bir yerde rastlamadım..!
Rastlasaydım;
Farkederdin...


23 Kasım 2014 Pazar

Su ve Ateş

  Gece gece yine kendime acı çektirmenin yolunu buldum. Bu ara o kadar hassasım o kadar arayış içindeyim ki... Üstüne birde televizyonda denk geldiğim bir aşk filmi eklenince sonuç yine boğazımın düğümlenmesi ve gözden akan yaşlar... 
  Derin bir oh çektikten sonra izlediğim film 'Su ve Ateş' idi. Tıpkı adı gibi olan bir film. Özcan Deniz filmi. Izleyin... Acıyı doruklarında yaşamak için birebir...

  'Bilmezdim bu derdin beni yolumdan seni solumdan edeceğini.'

9 Kasım 2014 Pazar

Unutursam Fısılda

  Bugün uzun zamandır etkilenmediğim kadar güzel bir film izledim. Adı: Unutursam Fısılda
  Bir Çağan Irmak filmi. Bana göre şimdiye kadar ki en iyi filmi. Bu öyle bir adam ki hiçbir filmini beğenmemek imkansız neredeyse. Çıtayı devamlı yükselten ve dramı da çok iyi işleyen bir yönetmen. En son, filmlerinden 'Dedemin İnsanları'nı bu kadar çok beğenmiştim. Şimdi bu film onun yerini aldı. 
  Benim bu tepkilerim konusunda filmi izleyen çoğu kişi bana katılacaktır sanırım. Nedir bu filmi bu kadar etkileyici yapan, seni en çok ne etkiledi derseniz, cevabım tabi ki de içindeki AŞK... Özellikle de delicesine sevdiğin insanı kaybetmek... Buraya yazarken bile hala boğazıma bir şeyler düğümleniyor. O kadar iyi anlatılmıştı, o kadar iyi işlenmişti ki konu, bütün o anları iliklerime kadar yaşadım resmen. Bütün her şey hafızama işledi adeta. Gözyaşlarımı tutamadım kimi zaman. Buraya bunları yazarken bile hala hissediyorum o anları. Gerçekten ama gerçekten çok iyi bir filmdi. 
  En son 'Aşk Tesadüfleri Sever'de bu kadar yoğun duygular hissetmiştim. Konu olarak da daha doğrusu sonları olarak birbirlerine benzer filmlerdi. Orada kız ölüyordu burada erkek... 
  Benim bu iki filmden de bu kadar etkilenmemin sebebi; ikisinde de birbirlerini çok seven insanlardan birinin ölmesi. Bu o kadar büyük bir acı ki bana göre, o kadar tarifsiz ki. Açıkçası düşünemiyorum bile bu acıyı. İnsan böyle bir durumda nasıl hayatını devam ettirir ki. Nasıl yaşar, nasıl bir başkasını sever? Benim aklım almıyor. Ve ne zaman böyle konulu bir film izlesem kendimi tutamıyorum. Boğazım düğümleniyor, gözlerim doluyor. O yüzden kıymetini bilmek gerek yanımızdakinin. Saçma sebeplerde kırıp dökmemek gerek. Hiçbir sorun onu kaybetmekten daha büyük, daha önemli değil çünkü.
  Son olarak eğer izlemediyseniz 'Unutursam Fısılda'yı şiddetle tavsiye ediyorum size. (Film birazda Sezen Aksu'nun hayatından izler taşıyordu bana göre. Özellikle Sezen Aksu'nun belgeselini izleyenlerin bana hak vereceklerini umuyorum.)

8 Kasım 2014 Cumartesi

Bob Marley...


Maske

  Her birimiz ayrı ayrı maskelerle geziniyoruz. Odamızdan içeri girdiğimizde çıkarıp maskemizi baş ucumuza koyuyoruz. Savuramıyoruz bir köşeye, ertesi sabah tekrar takmak zorunda olduğumuzu biliyoruz. Saklıyoruz kendimizi, ezilmekten korkuyoruz. İnsanların özümüzü görmesinden korkuyoruz. Kırılgan olduğumuzu, incinebileceğimizi kendimizden bile saklıyoruz. Maskeyi taktığımızda güçlüyüz ya da öyle görünüyoruz EN AZINDAN...

25 Ekim 2014 Cumartesi

Beni Aldatma

  Bazı sesler vardır sizi böyle alır götürür başka diyarlara... Benim için o seslerden biridir Mehmet Erdem. Çoğu kişi Ahmet Kaya'ya benzettiği için dinlese de ben sadece o olduğu için dinleyenlerdenim. O tok ve bas sesi, her duyduğumda ayrı bir etkiler beni. İtiraf etmeliyim öyle sesli bir sevgilim (kocam) olmasını da çok isterim. 
  Bu gece oturdum duymadığım hangi şarkıları varsa kuytu köşede dinledim hepsini. Çok çıkmadı tabi her söylediği şarkı popüler oluyor çünkü. Neyse bulduklarımdan biri 'Beni Aldatma'
  İlk kez dinlememe rağmen şarkı başlar başlamaz size hissettiriyor kendini. 2.kez dinlememde çoktan etkisi altına almıştı zaten... Eee durum böyle olunca bana da burada paylaşıp size bu zevki tattırmak kalıyor... İyi dinlemeler... (Umarım benim kadar beğenirsiniz.)
  Not: Bu şarkı 1992 Grup Gündoğarken şarkısıymış aynı zamanda. İkisini de paylaşacağım hangisi daha güzel geliyor karar sizin. 

Yaşamın bir anlamı olmalı...



24 Ekim 2014 Cuma

Içimizdeki 'Kezban'...

  Evettt uzunca bir aradan sonra döndüm tekrar buraya. Çok boşlamıştım. 
  Bugünkü konumuz; bizim arkadaşlarla kendi aramızda deyimimizle 'içimizdeki kezban'. 
  Biz öyle bir grup arkadaşız ki hep yalnızları kendimize mıknatıs gibi çekiyoruz. Yeni edindiğimiz bütün arkadaşlarımız mı bekar olur? Bizde oluyor. Sevgilisi varsa da ayrılıyor o derece yani. Var bizde bi uğursuzluk ya hadi bakalım. Bir noktadan birimizin kırmasını bekliyoruz ümitsizce. 
  Gelelim neden bu kadar 'kezban' olduğumuza. (Aslında bu tabiri pek sevmem, normal bir isim yani sonuçta ama genel kullanımı bu şekilde olduğundan bugünlük kullanalım.) Biz dışardan alımlı, kendi içimizde güzel gayet rahat görünen insanlarız. Amaaa... Gel gelelim içimize girince o 'kezbanlık' hop diye çıkıyor bir anda. Insanlara güvenemiyor, onlara yeteri kadar açılamıyor, herşeyi içimizde öyle tutuyoruz. Sonra da belli bir noktaya geliyor patlıyoruz. Haliyle karşımızdaki de öylece kalakalıyor. Biz karşımızdaki farketmeden o kadar çok düşünüyoruz ki... O aslında bizi dünyanın en gamsız insanı bile sanabiliyor. Her hareketini kafamızda tartıyoruz, bazılarına gülüp geçiyoruz ama düşünmeye de devam ediyoruz aynı zamanda. Birazda fazla mükemmelliyetçiyiz, huyumuz kurusun. En ufak hatalar bile gözümüze batıyor bazen. 
  Bu kadar çok düşününce haliyle bir sürü komplo teorisi de üretiyor kafamız. Ondan sonra hadi güven güvenebilirsen. Aslında sanırım en büyük sorun da bu bizde. Bir güvenebilsek karşımızdakine bırakıcaz herşeyi ama ışte orayı atlatamıyoruz bir türlü. 
  Birazda korkuyoruz açıkçası. Kırılmaktan... Üzülmekten... Evet hayatın gerçeği bu fakat yine de senelerce o kadar çok korumaya almışız ki kendimizi, o gardın altında narin bir yapımız olmuş istemesek de. Aşık olmaktan, akışına bırakıp doludizgin yaşamaktan hep alıkoymuşuz kendimizi. Hep bahaneler üretmişiz belki de. O cesareti gösterebilsek belki de içimizdeki o 'kezbanı' da yenecektik. Bu kadar korumayla hep büyütmüşüz içimizde haberimiz olmadan. Bir bırakabilsek kendimizi o kadar büyük bir sevgi var ki içimizde. O kadar büyük bir bağlılık... Kimse koparamaz belki de. Ama ışte hep o bizi tutan, engelleyen o 'kezbanlık'... 
  Birazda hayalperestiz... O kadar uzun zamandır yalnızız ki o yüzden hayallerimiz hep çok büyük bizim. Hep çok mükemmel... Karşımızda hep onu arıyoruz, onu bekliyoruz. Acaba ruh ikizim o mu diye düşünüyoruz elimizde olmadan. Biraz da onu tartıyoruz kafada anlayacağınız. 
  Bu pek bizim suçumuz da değil aslına bakarsınız... Hep o diziler filmler yok mu... Onlar bizi bu hale getiren. Ne yapalım biraz mutlu olmak, yaşayamadıklarımızı orada yaşamak için dalmışız senelerdir o kanallara. Işte sonuç bu olmuş sonra da. Güvenmeyen, korkan, hayalperest, güzel yalnız kızlar olup çıkmışız. 
  Iyi kızlarız da ışte bakmayın bazı şeyleri ahh bir aşabilsek... 

3 Ekim 2014 Cuma

Pera...

  Kendim açısından yeni bir keşif yine... Dinleyin dinletin bu grubu... 



30 Eylül 2014 Salı

Let her go...

  Bu ara fazla hızlı ve yoğun bir hayatım var. Bazen kendimi bile göremeyecek kadar telaşlı. Buraya yazmak istediğim o kadar çok konu birikti ki  aslında hayatımda... O kadar büyük kafa karışıklıklarım oldu ki...
  Buraya çok yazmak ve içimi dökmek istiyorum ama kelimeler içimdekini yeterince ifade eder mi işte ondan emin değilim...
  O yüzden bu gecelik boşverip tekrar çok anlamlı ve güzel bir şarkı paylaşayım ben. Birazda beni anlatan...

  'Cause love comes slow and it goes so fast...'


23 Ağustos 2014 Cumartesi

Ahh Murphy...

  Bu ara o kadar çok birileriyle konuşmak istiyorum ki... O kadar açığım ki bu duruma. Ama gel gör ki ben adım atıyorum millet kaçıyor, bi naza çekiyor kendini. Başka zaman olsa can atarlar. 
  Hep olur ya istediğin bişey en ummadığın en hazırlıksız anında olur. Beklersen gerçekleşmez. Sanırım yine o lanet Murphy kanunları geçerli. Vaz mı geçsem acaba çabalamaktan? Belki en beklemediğim anda gerçekleşir... 
  Kimbilir? 

  Bi arkadaş sayesinde yeni bir keşif daha...

  'Denize kıyısı olmayan insanları hiç sevemedim.'


16 Ağustos 2014 Cumartesi

Gülüp geçmek...

  'Bazen karşındakine verilebilecek en güzel cevap; gülüp geçmektir.'
  Bu ara hayat felsefem bunun üzerine. Artık insanların bana ne yaptığı, ne söylediği üzerine kafa yormuyorum. Bana bişi yaptıklarında ise unutmaya, hiçbir şey olmamış gibi davranmaya, uzatmamaya özen gösteriyorum. Bu durum onlar içinmiş gibi görünse de aslında bu davranışım sadece kendim için. 
  Ben insanlar hakkında kafa yormadıkça, sinirlenmedikçe aslında kendimi daha iyi hissettiğimi farkettim. Bi bakıma hayatımdaki onca stresten bir kısmını uzaklaştırmış oldum. Hem ayrıca bazen o kadar saçma şeyleri kafaya takıyoruz ki hayat bunlarla doldurulamayak kadar kısa bence. 
  Boşverrr... İnsanlar ne halleri varsa görsünler. 
  Tavsiye edilir...

13 Ağustos 2014 Çarşamba

Terliklerimle gelsem sana...

  Vee gecenin son paylaşımı...
  Tesadüfen rastladığım ve sözlerinin gerçekten de herkesten bir parça aldığını düşündüğüm bir şarkı...

Terliklerimle gelsem sana sonunda aşkı bulmuş gibi...

Büyük Aşk: Sezen Aksu & Onno Tunç

  Bu bölümü kim bilir kaç kere izledim fakat her defasında o aşkı, o sevgiyi bütünüyle hissediyorum ve bu kadar büyük acılara göğüs gerip hala dimdik şarkılarıyla ayakta durduğu içinde büyük bir saygı duyuyorum Sezen Aksu'ya...
  İzlemenizi gerçekten şiddetle tavsiye ederim...


İlk Sevgili

  Bugün ilginç bir gündü...
  Bugün ilk ve şu ana kadar tek olan sevgilimi gördüm aradan 5 yıl geçtikten sonra. O kadar garip ki bu... Sanki hiç sevgilim olmamış gibi, sanki sadece birbirini eskiden tanıyan, bilen iki insan gibi... Onun beni farkedip farketmediğini bilmiyorum ama beni farketmesini gerçekten isterdim. Şu anki halimi görmesini çok isterdim. Buna isterseniz bencillik, isterseniz ego tatmini deyin. Ama gerçek olan beni kaybettiği için en azından bir 'Ah' demesini isterdim. 
  Gerçi benim buraya böyle sanki çok büyük şeyler yaşamışım gibi yazdığıma bakmayın, o beni hatırlamıyor bile olabilir. Onunla olan ilişkim 2 ay süren, ona göre belkide sıradan bir ergenlik sevgililiğiydi. Aslında benim içinde tek farkı onun benim ilk sevgilim olmasıydı. Ne kadar kolay değil mi? İlk sevgilim demek... O, bunu bilmiyordu bile... Aslında birbirimiz hakkında o kadar çok bilmediğimiz şey vardı ki... Sanki herşey bir yalan üzerine kuruluydu bizde. Abartmıyorum gerçekten yalandı... Onun adı gibi mesela...
  Herşeyin farkında olup bu ilişkiye nasıl başladığımı ben bile şu an çözemiyorum. Onun bir sürü yalanını farkedip hala devam etmiş olmak nasıl bir kelimeyle açıklanır gerçekten bilmiyorum. Ki benim gibi herşeye mantık çerçevesinden bakan biri için O, olabilecek en kötü tercihti. 
  Fakat bu kadar yalanın içinde yaşadıklarımı düşünüyorum da; o kadar da pişman değilim ya. 
  Onu her aklıma getirdiğimde bana söylediği yalanlar değilde, yüzüme o sevgiyle bakan yüzü ve 'seni seviyorum' deyişi geliyor. İlk defa birine bu kadar hayatıma girmesi için izin verişim... O kalın duvarları yıkışım... Hatta elimi ilk tuttuğundaki o heyecanım... 
  Bunlar o kadar önemli şeyler ki benim için. O kadar büyük ki... Belki de tek pişmanlığım değmeyecek biriyle bunları yaşamış olmam. O ilklerin masumiyetini onunla paylaşmış olmam. 
  Tabiki bunların hepsi bir tecrübe insanın hayatında. Sizi başka saçma hatalar yapmaktan koruyan ve o duvarları daha da kalınlaştıran...

31 Temmuz 2014 Perşembe

:@

  O kadar bağırmak, o kadar yüzlerine ağzıma geleni söylemek istiyorum ki... Olmuyor. Tek yapabildiğim ağlamak. Tek yapabildiğim bu.
  Bu doğumgünümü de en kötü geçenler arasına yerleştirdim... O kadar kızgınım o kadar kırgınım ki onlara... Alamıyorum bir türlü hıncımı. Onlara göre böyle hissetmem bile suç belki. Bi insan kendi doğumgününde bu kadar ağlatılır mı ya. Herşeyin bana göre olması, benim için olması gerekmez mi? 
  Bütün o kutlama saçmalıkları bütün o pasta almalar hepsi Ecem ilerde laf etmesin, bişi demesin diye. Nerede samimiyet? İnsanın kendi ailesi bunu yapar mı? Gelmiş bi de annem beni suçlu çıkarıyor. Neymiş bir bakıma babamla ödeşmişiz... Ki bu konuyla hiç mi hiç alakası olmayan birşeyle. Alamıyorum sinirimi alamıyorum şu an o kadar bişileri kırıp dökmek parçalamak, o kadar bağırmak istiyorum ki.
  İstemiyorum onlardan gelecek doğumgünü kutlamasını. Hiçbir şey olmamış gibi gülmek ve üflemek mumları. Midemi bulandırıyor. 
  NEFRET EDİYORUM...

20 Temmuz 2014 Pazar

Acaba?..

  Acaba sende beni benim seni düşündüğüm kadar düşünüyor musun?
  Acaba sende beni benim seni istediğim kadar istiyor musun?
  Acaba sende beni benim seni sevdiğim kadar seviyor musun?


17 Temmuz 2014 Perşembe

Halama Veda...

  Bazı şeyleri yazmak o kadar kolay olmuyor bazen... İnsanın boğazına düğümleniveriyor kelimeler. Bu yazıyı o kadar düşündüm ki, o kadar yazmak istedim ki... Hep birşeyler durdurdu beni. Fakat bunu yazmadan, içimdekileri anlatmadan hayatıma devam etmem de mümkün değildi.
  Bu yazı ne aşk, ne sevgi ne de dostlukla ilgili. Bu yazı benim halama veda yazım...
  En son yazımda bahsettiğim, o ölüm haberini beklediğim kişiydi Halam. O yazıdan 1 gün sonra, ben eve döndüğüm gün öldü. Sanki beni beklemiş gibi, sanki bana son vedasını yapmış gibi...
  Hayat o kadar garip ki siz ne kadar kendinizi hazırlasanız da; 'hayır dur çekeceğin acı var daha' diyor. İnsan bir tek ölüme hazırlayamıyor kendini, bir tek ona alışamıyor... Ben ne kadar yolda gelirken kendimi hazırlamaya çalışsam da olmadı, acım azalmadı. Onun o soğuk bedenini görünce bütün düşünceler yok oldu sadece acı kaldı. O, hastanede tek başına öldü... Tek başına. Acaba çok acı hissetti mi ölürken? Nasıl öldü? Sürekli bunlar dolanıyor kafamda...
 İnsan birini kaybettiğinde şunu soruyor kendine hep; bir anda kaybetmek mi, yavaş yavaş ölümünü seyretmek mi? Bunun tercihini biz yapamıyoruz ama hangisi daha az acıtır insanın canını. Bir anda kaybettiğinde geçiremediğin onca zamana mı yanmak, yoksa sevdiğin insanın gözlerinin önünde yavaş yavaş ölümünü mü seyretmek? 
  Biz o yavaş yavaş, bağıra bağıra geçen zamanı yaşadık. Halam tam 8 ay boyunca acı çekti. Tam 8 ay her gün bağırdı, her gün. Bazen keşke aniden kaybetmiş olsaydık diye düşündük, keşke bu lanet hastalık onu bulmasaydı, keşke ne bileyim bir anda trafik kazasında ölseydi. Biz hep o mutlu, gülen gözlerini hatırlasaydık. Bu öyle bir çaresizlikti... Gözünüzün önünde acı çekiyor, bu hastalık onu yiyip bitiriyor ama sizin elinizden hiçbir şey gelmiyor. Emin olun düşmanımın başına gelmesini istemezdim o lanetin. Bu hastalığın tek kurtuluş yoluydu ölüm... İnsan birinin ölümünü ister mi? En sevdiğin, gözünün içine baktığın kişinin ölümünü... Ben istedim. Acılarının bitmesinin tek yolu buydu çünkü. Ve öldüğü gün o kadar büyük bir suçluluk duygusu hissettim ki. Ben istediğim için ölmüş gibi hissettim hep. 
  Evet biliyorum bu yüzden ölmedi fakat atamıyorsunuz içinizden. Hala onun o hastane odasındaki yüzü, sesi, o bana 'beni kurtar' diyen gözleri aklımda... Şu an bu yazıyı yazarken bile sanki o hala hastanedeymiş gibi geliyor. Sanki yarın yanına gitmem gerekiyormuş gibi.
  Ben ilk defa bu kadar yakınım olan birini kaybettim. Ben ilk defa 'ölüm'ün ne demek olduğunu bu kadar iyi anladım. İlk defa o sürekli gördüğünüz, çok sevdiğiniz insanın buz gibi, poşete sarmalanmış morga gidişini gördüm. İlk defa bu kadar çok ağladım. İlk defa birinin mezara verilişini izledim. Annemin, kuzenimin bağırışları hala kulağımda... O tabut gözlerimin önünde...
  Bu öyle bir yangın ki sönmüyor hiç... Hep bir yanınız kabullenemiyor. 'Nasıl olur ya o hala kafamın içinde bana bakıyor' diyor. O ölmedi diyor. Sonra gerçekler yüzünüze tokat gibi çarpıyor. O artık yok... Gitti... Acıları bitti... Ah be Halam ahh... Kuş gibi uçtun gittin artık...
  O gün kuzenimin yerinde olmadığım için o kadar şükrettim ki halime... Onun o çığlıkları... 
  İnsan ailesi sonsuza kadar yanında olacak diye düşünüyor hep. Hele anne... O bizi hiç bırakmaz gibi geliyor, herkes gitse o gitmez... O hep bizim yanımızda olur. 
  Ben tam tersini aklımın ucundan bile geçirmek istemiyorum. Onların yokluğunu düşünmek bile istemiyorum.
  Keşke tüm sevdiklerimiz hep bizimle birlikte yaşasa, hiç ölmeseler, bizi hiç terketmeseler.
  Güle güle be Halam... Bu dünyada çok çektin öbür tarafta rahat uyu... Mekanın cennet olsun...

2 Temmuz 2014 Çarşamba

.

  Şu an o kadar karışık duygular içindeyim ki... Birinin ölüm haberini bekliyorum resmen ondan kilometrelerce uzakta. Onun için üzülsem mi sevinsem mi bilmiyorum. Gidemiyorum onu son kez göremiyorum. Yanında olamıyorum. Burada öylece oturmuş haberini bekliyorum. Bu nasıl bir durumdur bu nasıl bir acıdır. Kendimi suçlu hissediyorum onun böyle haberini beklediğim için yanında olamadığım için. Onunla zamanında yeteri kadar zaman geçiremediğim için. Her an onun ölüm haberi gelebilir bense bambaşka bir şehirdeyim.

16 Haziran 2014 Pazartesi

Son Mektup...

  Bazen okurum eski yazdıklarımı günlüğümden... Bu kadar yazı biriktirmişken okumak istedim burayı da. Tarafsız ve bambaşka bir gözle yaşadıklarıma bakmak istedim. Burası benim artık o kadar açık bir defterim olmuş ki en özelimi bile yazmışım buraya.
  Hani derler ya bu günler geçince ileride bu zamanlarını gülümseyerek hatırlayacaksın diye... İşte bunu benden fazla yaşayanı yoktur sanırım. Bir zamanlar benim için dünyanın sonu olan şeyler şu an kocaman bir gülümseme sebebim... Hayat işte...
  Yaklaşık 7 ay önce bir yazı yazmıştım buraya... Çaresiz bir şekilde birine sesimi duyurmak, ona ulaşmaya çalışmak için bir mektup... O belki de en saf en yalansız şekliyle içimden geçen her şeyi, kalbimdekini yazmıştım. Oraya demiştim ki belki benim hiç farkımda bile değilsindir, belki bunların hepsini ben kafamda kuruyorumdur diye. Bazı şeyleri anlamak için sadece zaman yetiyormuş bazen. Oraya yazdığım herşey doğruymuş. Evet sen benim sadece kafamda yarattığım ve olmasını istediğim kişiymişsin. Sana bu kadar bağlanmamın da bu kadar uğraşmamında tek sebebi buymuş. Ne yazık ki bunu sana anlatamadım, gösteremedim... Belki de iyi oldu böyle olması kimbilir? Şimdi geçmişe bakınca daha fazla saçmalamadığım için mutluyum da...
  Bu yazıyı şimdi neden mi yazıyorum? Sana ilk mektubumu buraya yazmıştım istedimki kalbimdeki içimdeki herşeyin bittiğini söyleyen bu son mektubu da buraya yazayım. Yine sen hiçbir şeyin farkında olmadan, bunu okumadan ve her şeyin benim kafamda olup bittiğini anlayarak...

15 Haziran 2014 Pazar

...

  'İnsanlar mutluyken şarkıyı, üzgünken şarkı sözlerini dinlermiş.'

Zaman

  Her şeyin bir zamanı var bence. Sevginin, aşkın, acının... 
  Bazen kızıyorum bu duruma. Ne olacaksa şimdi olsun, şimdi çık karşıma mesela diye diretiyorum. Ama sonra düşününce de şimdi çıksan karşıma senle de uğraşamam ki ben. Her gün buluşacaksın, her yere beraber gideceksin, sürekli zaman ayıracaksın... 
  Belki de ben yalnızlığa çok alışmışımdır kim bilir? Tabi bu sürekli yalnız kalmak istiyorum anlamına gelmiyor ama yine de bağımsızlıkta pek fena bir şey değil hani. Kimseye hesap vermeden istediğini yapabiliyorsun mesela. 
  Dedim ya her şeyin bir zamanı var diye. Sen kendini ne zaman hazır hissedersen o da sana o zaman geliyor. Sanırım ben daha o hazır olma aşamasına gelemedim bir türlü. 
  Eğer o aşamaya gelirsem karşıma çıkacak kişininde benim o aradığım kişi olacağını düşünüyorum. Biraz hayal aleminde yaşıyormuşum gibi gelebilir ama olsun böyle düşünmek beni mutlu ediyorsa ne sakıncası olabilir ki daha fazla...

1 Haziran 2014 Pazar

Doğru Zaman...

  Aslında hepimizin o kadar çok ihtiyacı var ki sevgiye... Bitip bilmeyen bir istekle sürekli istiyoruz onu... Deli gibi insanlardan sevgi dileniyoruz. En ufak bir sevgi kıpırtısı gördüğümüzde bağlanmamızın sebebi bu belki de. Kaybetmemek için o nadir bulunan şeyi... Bütün varlığımızla bağlanıyoruz ona...  Bile bile lades diyoruz kimi zaman en olmayacak kişilerle... Hep belki beni biraz daha sever diye. Onları gözümüzde bu kadar büyüten, yücelten de biziz aslında. Olmadıkları kişiler olduklarını görünce de bütün yaygarıyı koparıyoruz... Kimse bize öyle olduklarını söylemedi. Ama hep bir acaba var ya o içimizde bizi yiyip bitiren 'belki bu sefer buldum o beni sonsuza kadar seveni' diyen... Bütün suç ondadır belki de.
  Bulduğumuz o en küçük fırsatları bile değerlendirmek istiyoruz. Hayal kırıklığına uğradıkça daha bir korkar oluyoruz o fırsatlardan. Daha bir çekinerek yaklaşıyoruz onlara. 'Ya bu da öncekiler gibi olursa' diye sormaktan alamıyoruz kendimizi. Ve hayal kırıklıkları arttıkça daha bir kaçar oluyoruz... Önümüze çıkan koskocaman fırsatlar için bile cesaretimiz kalmıyor kimi zaman. Geçmiş geleceğimizi elimizden alıyor.
  Bana göre insanların ne kadar doğru olmaları değilde ne zaman ortaya çıktıkları daha önemli. Siz istediğiniz kadar doğru olun, kalbi birçok kez kırılmış olan birini ikna etmeniz o kadar da kolay olmayacaktır çünkü...
  Hayal kırıklıkları mantığı, kalbin önüne geçirir çoğu zaman.

Nev - Toy

Biz aşkı filmlerden fragmanlardan öğrendik
Afişlerdeki kalbi kırık yitik gençtik
Sonu belli senaryoda hep başroldeydik
Toyduk daha toy


Oysa aşk tutulacak bir sözden daha çok
Yaşanacak bir masal evvel zamanında
Sen sen ol aşkı tarif etme yaşa
Olur ya sözler unutulur ya da hayat


Biz aşkı hep hüzünlü şarkılardan
Biz aşkı hep kaybedenlerden dinledik
Soruyorsun ya neden diye belki de


Oysa aşk tutulacak bir sözden daha çok
Yaşanacak bir masal evvel zamanında
Sen sen ol aşkı tarif etme yaşa
Olur ya sözler unutulur ya da hayat







26 Mayıs 2014 Pazartesi

...


Bilgi sahibi olmadan fikirlerle dolmuşuz.
Bir yerlerde bir çift elin tuttuğu silahta KURŞUN olmuşuz. 
Kalem sahibi olmadan kılıçlar kuşanmışız..
Yaşanıp yaşatmak dururken, hem ÖLMÜŞ hem KATİL olmuşuz.
Gözlerimiz var ama, görmek istemedikçe...
Yüreklerimiz var ama hissetmedikçe...
Hiç ıslanmadan yüzmek ne kadar mümkünse...
Hiç yanmadan ateşle ne kadar oynanabilirse... 
İçinde yaşamak varken, teğet geçmek dünyaya... 
İşte bana öyle geliyor. ÇÜNKÜ ZAMAN GEÇİP GİDİYOR. 
Avuçlarında hissetmek varken...
Birilerinin ellerini sıkıca tutup sevmekten, güvenmekten korkar olmuşuz..
Kapıları kapatmak yetmemiş. Kepenkler indirmişiz.
Bir küçük asma kilitle İNSANI İNSAN ŞERRİNDEN SAKINMIŞIZ...

Tahir İle Zühre Meselesi

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil,
bütün iş Tahirle Zühre olabilmekte
yani yürekte.

Meselâ bir barikatta dövüşerek
meselâ kuzey kutbunu keşfe giderken
meselâ denerken damarlarında bir serumu
                                          ölmek ayıp olur mu?

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.

Seversin dünyayı doludizgin
ama o bunun farkında değildir
ayrılmak istemezsin dünyadan
ama o senden ayrılacak
yani sen elmayı seviyorsun diye
elmanın da seni sevmesi şart mı?
Yani Tahiri Zühre sevmeseydi artık
yahut hiç sevmeseydi
Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da 
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil. 

  Nazım Hikmet

3 Mayıs 2014 Cumartesi

''Hançer benim, yara bende'' (Baudelaire)

  Kendimizi, gerçek kimliğimizi, bununla ilgili güçlü sezgilerimizi affedemiyor, unutamamanın öfkesiyle hançerleşerek kendi hapishanemizin duvarları olan ruhumuzu yırtmaya uğraşıyorduk.
  Ne gerçeğimizden memnunduk ne de gerçeğimizi değiştirebiliyorduk.
  İnkar etmeye uğraşarak, unutmaya çabalayarak ve imkansız bir kaçış için koşarak kendimize bir hayat inşa ediyorduk.
  Bir başkası olduğunu sanarak yaşamanın ve kendini buna bir yanıyla inandırırken bir yanıyla da gerçeği bilmenin zorluğu içindeki dehşetli mucize ise zaman zaman bir başkası olmayı başararak hayattan mutluluk damlaları sağlamaktı.
  Öfkelerimizi, acılarımızı, vicdan azaplarımızı, intikam isteklerimizi, şımarıklıklarımızı unuttuğumuz anlardı bunlar ve bu muhteşem unutuşu sürekli hatırlamak istiyorduk.
  Ama unutmanın zorluğu gibi hatırlamanın da zorluğu vardı; bir ses, bir şarkı, rüyalarımıza karışan bir kabus, bir resim, bir bakış bize hatırlamak istediğimizi unutturuyor, kendi gerçeğimizi sezgilerin pusları arasından çekip çıkartıyor, bizi kendi gerçek varlığımızın yansımalarıyla yüz yüze bırakıyordu. 
Ahmet ALTAN

Sus Artık Sesim

  Kendimizi olduğumuzdan başka biri sanarak yaşarız hepimiz ama bir yanımız aslında kim ve ne olduğumuzu hep bilir, bütün hayatımız da, gerçekleri söyleyen içimizdeki o haini susturmaya uğraşmak, onu yatıştırmaya çabalamak ve kendimizden kaçmakla geçer.
  Hayatın ne olduğunu bana sorarsanız; size uzun bir kaçış olduğunu söylerim.
  Bütün o övünmelerimiz, kızgınlıklarımız, başkalarını suçlamalarımız, kendimize acımalarımız, anlaşılmadığımızdan yakınmalarımız, nedensiz kederlerimiz bir kalebendin imkansız kaçış çabalarından başka nedir ki?
  Bizi kendimizden kaçıracak, özgürlüğe, bizsizliğe götürecek olan arabamıza koştuğumuz iki muhteşem ve güçlü at, Unutuş ve Hatırlayıştır.
  Kendimiz olduğumuz anları unutmak, kendimizi başkası sandığımız anları hatırlamak isteriz.
  Ama atlarımız ne yazık ki umduğumuz kadar uysal değildir, beklenmedik anlarda şahlanarak, kişneyerek, istemediğimiz yollara saparak, birbirlerinin yerine geçerek bizi, duvarları bizim benliğimizden örülmüş büyük hapishanenin içinde döndürür dururlar.
  O hapishanenin dışına çıkmazlar.
Ahmet ALTAN

Aşk dediğin elbet bir yol bulur...

  Bugün yine duygusallığın dibine vurdum sanırım... Deli gibi AŞIK olmak istiyorum. Gel gör ki bunu anlayan yok... Neyse diyelim... Bugün bin defa dinlediğim bir şarkıyı paylaşayım bari... Belki bulupta aşık olamayan vardır ;)

19 Nisan 2014 Cumartesi

Aşk...

  Benim için Aşk; sonunda sana keşke dedirtmeyecek kadar muazzam ve imkansız bir şey...

...

  Hangimiz kendimiz olarak mutluyduk ki?
  Onun için değil miydi zaten bize kendimizi unutturanlara, aşka ve sanata hayran olmamız, onun için değil miydi zaten aşık olduklarımızı bir tanrı ya da tanrıça gibi görmemiz, onların bir mucizeyi gerçekleştirildiklerine, bizi değiştirdiklerine inanmamız?
  Uzun ve imkansız kaçışımızda bize yardımcı olan herkese minnattardık. 
 Ahmet Altan 

29 Mart 2014 Cumartesi

Bağlanmayacaksın...

Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.
“O olmazsa yaşayamam.” demeyeceksin.
Demeyeceksin işte.
Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela. 

O daha az severse kırılırsın.
Ve zaten genellikle o daha az sever seni,
Senin onu sevdiğinden.
Çok sevmezsen, çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin,
Güneşi, ayı, yıldızları…
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
“O benim.” diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasın istiyorsan birşeylerin…
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın.
Mesela turuncuya, ya da pembeye.
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden, çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi, hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın. Ucundan tutarak…


Can YÜCEL

16 Mart 2014 Pazar

Tam bir delilik hali.

  ' Özgürlük delilikle gelir, aklı başındalık tutsaklıktır. '

  Bu sözü akşam bir arkadaşım yazmıştı. Öyle bir zamanda gördüm ki bu sözü başka bir zaman görsem bu kadar anlamlı olmayacaktı benim için. 
  Dün akşam benim tamamen aklımın gittiği ve içimde biriken herşeyin bir anda ortaya çıktığı bir zamandı. Öyle güzel öyle rahatlatıcı bir şeydi ki bu... Hiçbir şekilde kendimi kısıtlamadığım, ne istiyorsam ne hissediyorsam hiç düşünmeden yaptığım doyasıya özgür bir zaman... Aynı sözde de dediği gibi tam bir delilik hali... Sokaklarda deliler gibi bağırarak şarkı söylemeler, hiç kimseyi tınlamamak, insanların ne düşüneceğini hiç takmamak, ağzına ne gelirse söylemek, dilediğince oynamak... İçinden ne gelirse hiç saklamadan, tutmadan bırakıp yapmak... 
  Çok garip ve belki de çok imkansız geliyor dimi bunlar? Ama değil... Biz kendimizi bıraktığımız, o çevre baskısını üzerimizden attığımız anda bunların hepsi bir anda gerçekleşebiliyor... Siz sadece zamanın ellerine bırakıyorsunuz kendinizi... O zaten sizin için en güzelini en keyiflisini hazırlamış oluyor. 
  Ben zamanın ellerine bırakabilmek için kendimi biraz yardım aldım. Ve o yardımın etkisinin hiç geçmemesini istedim. Hiç uyumamak istedim... Ama geçti gitti... 
  Şu an diyorum ki iyiki yapmışım... Her saniyesine değdi ve asla pişman değilim... Bir daha yapmayı da sabırsızlıkla bekliyorum... Size de şiddetle tavsiye ediyorum. Hayat kısa bu kadar da kasmamak gerekiyor ha?

11 Mart 2014 Salı

YANILMADIM...

 Bazen kendinizi hem çok şanslı hemde çok şanssız hissedersiniz... Bu nasıl olur diye sormayın, çünkü bunu defalarca yaşayan bir ben var karşınızda...
  Ben yapım gereği öyle kendimle alakalı çok sır saklamam. Kendimi ne kadar frenlemeye çalışsam da hep bi şekilde kaçar ağzımdan kelimeler... Ama bazen öyle zamanlar oluyor ki ben tam söyleyecekken olaylar gelip beni buluyor. İşte bu şanslı olduğum nokta. Ama tabi işin şanssız kısmı bazen beni o kadar bezdiriyor ki... 
  Tabi bu dediğimden hiçbirşey anlaşılmıyor şimdi. Peki açalım o zaman daha da... O kadar bezdim ki bu durumdan yazmazsam kurtalamayacağım artık.
   Ben ne zaman birinden hoşlansam, hoşlanmayı da geç 'aaa hoşmuş' desem ya o kişinin sevgilisi çıkar ya da benim arkadaşımdan hoşlanıyor olur. Ya da biriyle konuşuyorumdur böyle tam evet oldu bu sefer bağlanabilirim derken başka biriyle konuştuğunu öğrenirim. Ve bu olaylar o kadar kritik anlarda meydana gelir ki ben bazen tam ipin ucundan döndüğümü hissederim. Yani tam o rezil olma noktasından... Evet bu konuda belki çok şanslıyım fakat artık ben bu durumdan o kadar sıkıldım ki her başladığım şeyde acaba bunun kokusu ne zaman çıkar diye düşünüyorum. Ne zaman benim kulağıma gelir başkaları... 
  Bu durum size çok absürd gelebilir hatta yok canım her seferinde de olmaz da diyebilirsiniz. Fakat oluyor... Benim çevremden en uzak, en alakasız kişilerle de konuşsam onlar bir şekilde bulup yine benim çevremden birileriyle konuşmaya devam ediyorlar. Ve bu her seferinde korkunç bir tesadüf eseri benim kulağıma geliyor... Ve her seferinde ben daha büyük bir hayal kırıklığı ve hüsranla yoluma devam ediyorum... Artık bu öyle birşey oldu ki hiç şaşırmıyorum... Hatta bazen haklı çıktığım için kendime seviniyorum... Bak yine YANILMADIM... 
  Çoğu kez düşündüm bu durumu... Niye beni buluyor? Niye hep benim başıma geliyor? Ben mi buluyorum bu insanları elimle koymuş gibi? Ya da onlar mı hep beni buluyor? 
  Bir süre sonra vazgeçtim sorgulamaktan da... Senin kaderin bu herhalde. Demek ki hep kırılman gerekiyor bu şekilde. Demek ki böyle olgunlaşılıyor böyle büyünüyor... Böyle güvenilmiyor insanlara...
  Arkadaşlarım hep diyor; neden bu kadar sertsin? Neden insanlara güvenmiyorsun? Evet buyrun... Sizin başınıza sürekli bu gelse siz nasıl güvenirdiniz? Nasıl inanırdınız sözlerine? Başkalarına da aynı şeyleri söylemediğinden nasıl emin olurdunuz? 
  Ben artık daha fazla kırılmamak için kalın duvarlar ördüm çevreme. Bazen bir umut ışığı gördüğümde çıktığım o duvarlarım her seferinde daha büyük bir hüsranla sonlandı maalesef... 
  Her seferinde daha da büyüdü o duvarlar...

9 Mart 2014 Pazar

İstiyorum...

  Bazen içimden o kadar aşık olmak geliyor ki... Senelerdir o içimde biriktirdiğim sevgiyi bir anda aktarmak istiyorum... Sıkı sıkı sarılmak ve hiç bırakmamak... Başımı göğsüne yaslayıp zaman dursun istiyorum... Sadece o ve ben... 
  Elimi sımsıkı tutsun ve hiç bırakmasın istiyorum... En çok ona güveneyim istiyorum... Beni asla sırtımdan vurmasın, hep arkamda dursun istiyorum...
  Beni çok sevsin istiyorum... Sevgisiyle deli etsin beni... Ondan ayrı olduğumda bile hissetmek istiyorum onu...
  Aklıma geldiğinde yüzümü kocaman bir gülümseme alsın istiyorum... Kalbim hızlıca atsın mesela onu görünce... Elim ayağıma dolaşsın... Gözlerine bakmaktan bile utanayım istiyorum... Elimi tuttuğunda içim titresin istiyorum... 
  Bazen çokkk sevmek istiyorum...

2 Mart 2014 Pazar

Aşkın bütün halleri...

  ' Aşkın bütün halleri... Tutkunun aklımızı ele geçirmesi... Kötülüğün en güzel hali... Rezil olmaktan duyduğumuz haz... Kırılan umutlarımızın lezzetli kederi... Çiğnenen onurumuzun getirdiği kibir... Vicdan tutulması, bencilliğin son kertesi, yanılsamanın en derin anı... İmkansız olanın çekiciliği... Yani gönüllü kölelik... Yani insanoğlunun en masum hali... Yani bildiğiniz delilik... '

  Bu sözleri bir kitabın arka kapağında okumuştum... O kadar güzel anlatmış ki Aşk'ı... Buraya yazmadan geçemedim...

8 Şubat 2014 Cumartesi

Aşk?

  Ne kadar gariptir aşk... Bu zamana kadar senden habersiz yaşamış birinin hayatına bodoslama dalmak bir anda... Tabi o da seninkine... Bu zamana kadar ne yapmış, kimi sevmiş, neler yaşamış hiç bilmeden bir gizem dünyasında bulmak kendini... Alışkanlıkları, arkadaşları, ailesi... Bu tarafı mı aslında insanları heyecanlandıran aşkın? Bu gizem mi? Giderek sürprizlerle karşılaşmak, yeni şeyler keşfetmek... Kendine yeni bir bilmece bulmak... Ve o bilmeceyi çözdükten sonra da bir kenara koymak... Yeni bilmeceler için yer açmak... 
  Çok nankör değil mi aşk?

29 Ocak 2014 Çarşamba

İlk AŞK...

  Evettt yorucu ve bol sıkıntılı bir sınav haftamdan sonra hiçbir şey düşünmemenin keyfine vararak tekrardan buradayım... 
  Pilini değiştirdiğim radyomla yeniden eski nostaljik ve romantik anlarımıza da hızlı bir giriş yaptık... Özlemişim ya... Yalnız bu sefer yağmur da bize eşlik etmek istedi anlamış gibi... Tüm gücüyle yağıyor dışarıda...
  Neyse... Bu kadar laf ebeliği yeter sanırım... Bugünkü konumuz: İlk AŞK...
  Hep derler ya ilk aşklar unutulmaz... Hiçbir zaman yenisi o eski tadı, heyecanı vermez diye... Bir kez daha boynumu eğip inandım bu söze... 
  Ben çok erken yaşta tattım bu duyguyu... O çocukluğun verdiği saflıkla da hiç anlamadım bugüne kadar ilk aşkım olduğunu... Hep öylesine çocukça birşey olduğunu düşündüm... Aslında öyleydi de bi bakıma... Ama şimdi anlıyorum ki biraz daha fazlaymış benimki...
  Ben hep onu aramışım aslında... Hep onunla ilgili hayal kurmuşum... Hep o girmiş rüyalarıma... Hiçbir zaman silmemiş beynim onun yüzünü... Onu her görüşümde hep acımış bir yanım... Kırılmış... Yaşayamadıklarıma, zamanı geri döndürememeye yanmışım... Bir sürü 'keşke' biriktirmişim... 
  Ben çok küçük yaşta bulmuşum aşkın o en saf halini... Hiçbir şeyin farkına varamadan... Belki de bu yüzdendir benim bu arayışım... Bir daha bulabilmek için... 
  Şimdi düşünüyorum da... Aradan yıllar geçtiğinde bir gün yine karşılaştığımızda, o yanında çocukları ben yanımda çocuklarımla, yine o içimde bitmek bilmeyen ateşle yüzüne bakacağım... Onun hiç haberi olmadan...

20 Ocak 2014 Pazartesi

Bazen...

  Yine gece ve yine duygusal bir ben... Bu sefer öyle çok şey yazmayacağım... Benim yerime şarkı anlatacak size herşeyi...
Nev - Bazen 
İçin öyle sıkılır kimse bilmez neyin var sen bile 
Olup bitenleri seyredersin öylece 
Yalnızsındır kalabalıklar içinde kim daha iyi bilir ki 
Bir ses vardır çözer herşeyi yasaktır duyamazsın 
Bazen kendi gölgene basar sendelersin ıssız sokaklarda 
Bir karayel eser üşütür yalnızlığını yüzüne vurur 
Çıkar gelir pişmanlıklar en zayıf anında
Boğazında yıllanır bir düğüm 
Umrunda mı zamanın senin küskünlüğün 
Bazen


18 Ocak 2014 Cumartesi

Tamamen Yabancı...

  Ders çalışmak zorunda olduğumdan mıdır nedir bugün internette ne kadar garip saçma şey varsa araştırıp baktım... Bir ara da eski arkadaşlarımın profillerine daldım... Sonra düşündüm ne kadar da değişmişler... Sanki benim tanıdığım benim birşeyleri paylaştığım çok sevip çok kızdığım insanlar değildi onlar... Biraz burukluk hissettim biraz üzüldüm... 
  O eskiden sevmediğim herşeyi gözüme batan insanlar bile bana artık o kadar yabancıydı ki... Kavga ettiğimiz şeyleri düşündüm... Ne kadar da çocukmuşuz... O zamanlar ne kadar da önemliydi o konular... 
  Sonra eskiden hoşlandığım çocuklara baktım... Kimisinin yeni sevgilisi vardı gözlerinin içine bakan... Bir yandan çok sevindim onun için bir yandan da bir tarafım buruldu yine... Üstünden o kadar zaman geçmesine rağmen bende şaşırdım böyle hissetmeme... Kimbilir belki de zamanında içimde kalanlara üzüldüm... Yaşayamadıklarıma... 
  Sonra en son olarak yakın zamanda konuştuğum, beni çok sinirlendirdiği için konuşmayı kestiğim bi çocuğun profiline baktım... O kadar garipti ki... Beynim onu o kadar çabuk silmiş ki adını hatırlayamadım bir türlü... Mesajlarıma bakıp onu bulmak zorunda kaldım... Sonra baktım şöyle bir fotoğrafına... Hiçbirşey hissetmedim... Ne bir sinir ne bir öfke... Hatta neden kavga ettiğimizi bile zor hatırladım... O kadar saçma geldi ki o da yine... Sonra onun hayatında iyi yönde gelişmeler olduğunu gördüm... Onun için o kadar mutlu oldum ki... Hatta onunla konuşmak istedim onu tebrik etmek istedim... Ama korktum... Onun benim gibi düşünmemesinden... 
  Bugün bir kez daha anladım... Zaman o kadar hızlı akıyor ve bizi o kadar hızlı sürüklüyor ki geçmiş bazen sanki hiç yaşanmamış gibi oluyor... Tamamen yabancı...

14 Ocak 2014 Salı

Aşk dediğin...

  Aşk dediğin dört duvardır bulunur göklerde
  Yıksan altında kalırsın 
  Yıkmasan içerde inan...


13 Ocak 2014 Pazartesi

!!!


Yıllar geçiyor. Sonra eskiden korktuğu, çekindiği, utandığı şeylerin o kadar da önemli olmadığını farkediyor insan...

Teoman